İçeriğe geç

Neden Olmayanın Peşindeyiz?

    Psikoloji Öğrencisi Çağla Bensu Ateş

    Yeni bir işe başlarız, birkaç hafta sonra hayalini kurduğumuz şeyin sandığımız kadar tatmin edici olmadığını fark ederiz. Yeni biriyle tanışırız, sohbet ederiz ama bağ kopunca o kişi zihnimizde büyümeye başlar. Hiç yaşanmamış ihtimallerle onu idealize ederiz. Aynı şey, çok istediğimiz bir iş ya da “tamamlanacağımızı” sandığımız bir durum için de geçerli olabilir. Sahip olduklarımızın ışıltısı sönmeye yüz tutarken, erişemediklerimiz gökyüzünde parlayan yıldızlara dönüşür.

    Hep “olmayan”ın cazibesi… Peki neden elimizde olanı görmek ve onunla kalmak bu kadar zor gelir?

    Sartre’ın varoluşçu yaklaşımına göre insan, olduğu şeyle değil, olmaya çalıştığı şeyle tanımlanır. Geleceğe dair projeler kurar, olmak istediği kişi üzerinden kendini var eder. Bu doğal eğilim, bazen tatminsizlik duygusunu beraberinde getirir. Modern psikoloji ise bu durumu farklı kavramlarla açıklar. Hedonic Treadmill (Hedonik Uyum) teorisi, elde ettiğimiz olumlu değişimlere ve başarıya hızla alıştığımızı, böylece tatmin seviyemizin kısa sürede eski hâline döndüğünü söyler (Brickman & Campbell, 1971). Örneğin, uzun süredir istediğimiz bir işe girdiğimizde ya da hayalini kurduğumuz bir eşyayı aldığımızda hissettiğimiz mutluluk, birkaç hafta ya da ay içinde azalır.

    Yerini ise yeni bir hedef veya beklenti alır. Benzer şekilde, Self-Discrepancy Theory (Öz-Tutarsızlık Teorisi), kişinin “olduğu” ve “olmak istediği” benlik halleri arasındaki farkın, mevcut olanı değersiz görmemize ve ulaşamadığımızı idealize etmemize yol açtığını belirtir (Higgins, 1987). Bu durum, sosyal medya gibi karşılaştırma odaklı ortamlarla daha da tetiklenir; başkalarının “en iyi” hâllerini gördükçe kendi elimizde olan daha az değerliymiş gibi gelir. Varoluşçu yaklaşım, bu tür tekrarların sadece kaçınılmaz döngüler değil, aynı zamanda insanın anlam arayışına dair ipuçları taşıyabileceğini düşündürür. Modern psikoloji bu süreçlerin nasıl işlediğini anlamaya odaklanırken, varoluşçuluk ise bu durumlarla nasıl ilişki kurduğumuza dair sorular ortaya koyar. Yaşamla kurduğumuz bağ, çoğu zaman onun ne kadar anlamlı geldiğiyle ilgilidir.

    Bunun için:
    1. Anlam ihtiyacını fark etmek: Bazen bir şeyi neden bu kadar çok istediğimizi sormak bile başlı başına bir farkındalık yaratır. Gerçekten o kişi mi, o iş mi, yoksa onun temsil ettiği bir duygu mu bizi bu kadar etkileyen? “Bunu neden istiyorum?” sorusu, görünenden çok daha fazlasını ortaya çıkarabilir.

    2. Mevcut olanla anlam ilişkisi kurmak: Sahip olduklarımıza değer vermek, onların bize kattıklarını fark etmek. Basit bir egzersiz olarak, her gün sahip olduğun için minnettar olduğun üç şeyi yazmak. Araştırmalar, her gün minnettar olduğumuz üç şeyi yazmanın ruh hâlini olumlu etkilediğini gösteriyor (Wood, Froh, & Geraghty, 2010). Siz de bunu bir hafta boyunca deneyebilir ve gün sonunda hislerinizi gözlemleyebilirsiniz.

    3. Arzuyu itici güce dönüştürmek: Bir şeyleri istemek kötü değil. Hatta tam tersi; bu bizi harekete geçiren şey olabilir. Mesele, bu isteğin bizi tüketmesine izin vermemek. Olmayanı istemeyi bir “eksikliği” tamamlamak yerine, bir yön bulma aracı olarak görmek mümkün.

    Bazen arayış, yaşam enerjimizin kaynağıdır. Ama bu enerjiyi, tükenmeden besleyebilmek için durup çevremize bakmak gerekir. Belki de mutluluk amaca varmakta değil, amaca giden yolda yaşadığımız andadır.

    Peki sen, sahip olduklarınla ne kadar kalabiliyorsun?

    Kaynakça

    Brickman, P., & Campbell, D. T. (1971). Hedonic relativism and planning the good society. In M.

    H. Appley (Ed.), Adaptation-level theory: A symposium (pp. 287–302). Academic Press.

    Higgins, E. T. (1989). Self-discrepancy theory: What patterns of self-beliefs cause people to suffer?

    In L. Berkowitz (Ed.), Advances in experimental social psychology (Vol. 22, pp. 93–136). Academic

    Press. https://doi.org/10.1016/S0065-2601(08)60306-8

    Wood, A. M., Froh, J. J., & Geraghty, A. W. A. (2010). Gratitude and well-being: A review and

    theoretical integration. Clinical Psychology Review, 30(7), 890–905. https://doi.org/10.1016/

    j.cpr.2010.03.00