İçeriğe geç

İlişkilerde Tekrar Eden Döngüler, Tamamlanmamış İhtiyaçlar ve Değişimin Mümkün Olduğu Yerler Üzerine Derin Bir Sohbet

    MEF ve Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Elemanı Dr. Ece Hoşceylan Türkün anlatıyor.

    1. Klinik çalışmalarda sıkça karşılaşılan bir durum: Kişi ne istemediğini biliyor ama ne istediğini bilmiyor. Bu kopukluk sizce nasıl oluşuyor ve yetişkinlikte nasıl onarılabilir?

    Kişilerin kendi ihtiyaç ve isteklerinin farkına varamaması pek çok sebepten kaynaklanabilir. Ancak erken ilişkilerdeki öğrenmeler, yani geçmişteki bakımverenlerin kişinin taleplerine nasıl temas ettiği, önemli bir belirleyici olabilmektedir.

    Kişilerin geçmişteki istek ve ihtiyaçları bakımverenleri tarafından fark edilir, ciddiye alınır ve önemsenirse kişi aklından geçen düşüncelerin ortaya konmaya değer olduğunu düşünmeye başlar ve bunlarla temas etmekten çekinmez. Ancak bunları ortaya koyduğunda utandırılır, azarlanır veya yok sayılırsa o zaman isteklerini gizlemeyi ve onlarla temas etmenin uygunsuz bir şey olduğu fikrini içselleştirebilir. Bunun yerine ifade etmemeyi, yok saymayı ve hatta duyarsızlaşmayı öğrenebilir. Bu mekanizma kişiler için aslında o günün koşullarında koruyucudur. Kişiyi utanç, üzüntü gibi zorlayıcı duygulardan korur. Yetişkinlikte de öğrendiği bu koruma mekanizmasını sürdürerek aslında bugün işlevsiz bir hal aldığını göremez. Değişen koşullarda aynı yöntemlerle kendini koruduğunu zanneder. Bu da o günün gerçekleriyle kişinin iç dünyasındaki gerçekler arasında bir kopukluk yaratarak kişinin kendi ihtiyaçlarıyla temas etmesini engelleyebilir. 

    Diğer bir senaryoda ise istek ve ihtiyaçları hemen karşılanan, ihtiyaçları aşırı doyurmaya eğilimli kaygılı ebeveyn tutumlarına maruz kalındığında ise kişiler kendi istek ve ihtiyaçlarıyla tek başıma temas etmekte zorlanarak hep bir başkasının desteğine ihtiyaç duydukları daha bağımlı bir yapı geliştirebilirler. Bu da onların karar verme, ihtiyaca uygun seçimi yapabilme, verdiği kararın sorumluluğunu alabilme, tatmin olabilme gibi deneyimlerini zorlaştırmaya hatta bazen imkansızlaştırmaya başlayabilir . 

    Bunu onarmak için “ne istiyorum sorusunu derinleştirerek “ne hissediyorum, ne düşünüyorum, bedenimde neler oluyora dikkat vermekönemlidir. Daha küçük ve günlük rutinlerdeki ihtiyaçlardan başlayarak bunu ilişkilerde ve hayatın diğer alanlarında pratik ederek düzenlemek mümkündür.Fakat bütün bunların yanında unutmamak gerekir ki bütün bu süreçler çevreyle etkileşimden bağımsız olmaz. Bu sebeple kişilerin yaşam koşulları, çevresel kaynakları, hatta yaşadıkları mahalle, şehir ve ülkenin koşulları bile kişilerin bu kopukluklarında etkili olabilmektedir. Bütüncül yaklaşımla ele alınarak, kişinin iç dünyası ve çevresiyle temasını artırmaya yönelik pratiklerle bu sorun yetişkinlikte çözümlenebilir. 

    2. Yetişkinlikte “dayanıklı olmak” çoğu zaman duyguları bastırmakla karıştırılıyor. Gerçek psikolojik dayanıklılığı neler belirler?​

    Buradaki “bastırmak” ifadesi çoğu yetişkin tarafından “düzenlemek”le karıştırılıyor. Oysa ki duygular bastırıldığnda, kişi yaşadığı duyguyu ya hiç fark etmeyebilir ya da fark etse bile onu ifade etmemeye, göstermemeye, zihninden uzaklaştırmaya çalışabilir. Duygu öylece kalır vesadece üzeri örtülür. Kısa vadede işe yarıyor gibi hissedilebilir çünkü kişiye kontrol hissi verir. Uzun vadede ise öylece kalan duygular birikerek duygusal yüke dönüşür. Hatta bu sebeple bazen içe döndürülen duygular kendilerini beden aracılığıyla göstermeye çalıştıkları için baş ağrısı, mide ağrısı, çarpıntı vb. gibi psikosomatik şikayetler artabilir. Ani öfke patlamaları, tükenmişlik, yabancılaşma gibi durumlar görülebilir.

    Düzenlemede ise kişi duygusunu inkar etmez, bastırmaz; fark eder, kabul eder, anlamaya çalışır ve yönlendirir.

    “Şu an çok kaygılıyım.”
    “Bu kaygı bana ne anlatıyor olabilir?”
    “Bununla ne yapabilirim?” gibi. 

    Böylece duygunun şiddeti, süresi ya da ifadesi ayarlanarak kişi iç deneyimiyle temas halinde olur. İşlevselliğini koruyabilir. Bu süreç, uzun vadede psikolojik esneklik ve dayanıklılığın artmasına yardımcı olan bir işleve sahiptir. Burada söz konusu psikolojik dayanıklılığın literatürdeki karşılığı hiç kırılmayaca kadar sağlam olabilmek değil, toparlanarak, direnerek veya yeniden yapılanarak dengeye gelebilmektir. Lepore & Revenson’ın (2006) dayanıklılığın üç farklı yönünü tarif etmek için kullandıkları ağaç metaforu buraya oldukça uygundur. Ağaç, rüzgâra uyum sağlamak için eğilir; böylece kırılmaz ve rüzgâr dindiğinde yeniden dik konumuna dönebilir; ağaç, şiddetli rüzgâr karşısında hareketsiz ve etkilenmeden ayakta durabilir veya ağaç sadece geçici olarak uyum sağlayıp sonra eski haline dönmek yerine şeklini değiştirerek gelecekteki rüzgârlara karşı kırılmaya daha dirençli hale gelebilir. Dolayısıyla psikolojik dayanıklılığımızı farklı şekillerde deneyimleyebiliriz ancak bu deneyimlerin hiçbirinde duyguları yok saymak bir seçenek değildir. Bu yöntem biraz da kültürel kodlarla ilişkili olarak geçmişten bu yana öğrenip içselleştirdiğimiz, neredeyse norm haline gelmiş olan davranış kalıplarıdır. Güçlü olmanın yüceltilmesi, gücün duyguyu saklama kapasitesiyle ilişkilendirilmesi. Hatta duygu ifadesinin insani değil feminen bir olgu olduğunun vurgulanması (erkek adam ağlamaz, kadın gibi sızlanma vb.) bunlara örnek olarak gösterilebilir. 

    Peki dayanıklılığımızı neler belirler diye düşünecek olursak öncelikle nasıl bir risk altında olduğumuz, neye maruz kaldığımız (yani olayın kendisi); maruz kaldığımız olaya ilişkin ne gibi koruyucu faktörlere sahip olduğumuzgeçmiş deneyimlerimizden nasıl bilgiler edindiğimiziçsel ve dışsal kaynaklarımıza ne kadar erişebildiğimiz ve ağaç örneğinde olduğu gibi kişisel esnekliğimizin önemli belirleyiciler olduğu düşünülebilir.

    3. İlişkilerde tekrar eden döngüler (aynı çatışmalar, aynı hayal kırıklıkları) insanları çok yoruyor. Bir kişinin kendi tekrar eden örüntüsünü fark etmesi, ilişkilerinde nasıl bir kırılma noktası yaratabilir?

    Bu soruyu Geştalt bakış açısıyla yanıtlamak isterim. Bu bakış açısına göre her bireyin duygusal olarak tamamlanmamış meseleleri bulunmaktadır. Bu tamamlanmamışlık aslında duygusal ihtiyaçların karşılanmayarak sekteye uğraması halidir. Bir nevi tamamlanmamış olan şeyin psikolojik ihtiyaçlar olduğu da düşünülebilir. Dolayısıyla kişiler bunu sonraki ilişkilerinde tamamlama eğiliminde olurlar. Geçmişten alacaklı oldukları duyguları, alacaklı oldukları kişi yerine koydukları “önemli diğerleri”neyönlendirebilirler. Örneğin çocukken annesinden yeterince ilgi ve duygusal karşılık alamamış biri bugün yetişkin ilişkilerinde partnerinin küçük geri çekilmelerini bile “terk ediliyorum” gibi yaşayabilir ve yoğun biçimde ilgi talep edebilir. Aslında bu tepkiyi bugünkü partnerine değil, çocukken alamadığı ilgiye karşı vermektedir; yani geçmişte tamamlanmamış ihtiyacını bugünkü ilişkide sürdürmeye çalışmaktadır. Bu da bazen kendi ihtiyaçlarını duyurmaya çalışmak yerine sürekli talepkar bir tutum sergilemesi sebebiyle gerçekten terk edilmesine yol açabilir. Benzer bir durumu tekrar tekrar yaşadığında, hayal kırıklığı da giderek büyüyerek kişinin kendi kehanetini doğrulamasına sebep olur: “eninde sonunda terk edileceğim”. 

    Bu döngüleri tek başına fark etmek, fark etse bile kırmaya çalışmak oldukça zor bir deneyimdir. Psikoterapilerde deneyimlerin detaylı ve tekrar eden biçimde çalışılması, kişinin kendi döngülerini nasıl sürdürdüğüyle yüzleşmesine zemin hazırlar. Böylelikle kişi öncelikle tamamlanmamış ihtiyacının farkına varır, adını koyar, esas alacaklı hissettiği kişinin kim olduğuyla yüzleşir, bunun yarattığı hayal kırıklığı ve diğer duygular açığa çıkar, bu duygulara yeterince izin verebilirse kişi geçmişte kullandığı hangi yöntemleri bugün sürdürdüğünü fark ederek, işe yaramayan yollar yerine ihtiyaçlarını karşılamak için daha işlevsel yollar kullanmanın yollarını aramaya başlayabilir. Söz konusu kırılma noktası burada devreye girer. Çünkü yıllarca sürdürülen bir davranış kalıbını değiştirmek meşekkatli bir iştir. Kişi kendini korumak için bildiği yollara yönelebilir. Bu da değişime karşı bir dirençmiş gibi görülebilir. Bu sebeple kişilerin kendini neyden korumaya çalıştıklarını fark etmek de bu süreçte kritik öneme sahiptir. 

    4. Klinik açıdan baktığınızda, bir kişinin “kendi içsel kaynaklarına güvenmeyi” öğrenmesi nasıl bir süreçtir? Bu güven dışarıdan onay almadan da inşa edilebilir mi?

    Bu çok derin bir soru  “Kendi içsel kaynaklarına güvenmek” klinik açıdan en basit haliyle, yaşanılan içsel deneyimi “geçerli kılabilmek” diyebiliriz. Yani yaşanan şey ne kadar absürt, uygunsuz, kötü, utanç verici, vb. olsa da önce bu deneyimi ve yarattığı tüm hislerin varlığını yargılamadan kabul etmek, deneyime sahip çıkmak, uygunsuz, kusurlu, hatalı şeyler yapma hakkını kendine tanımak, ne olduğunu objektif şekilde değerlendirerek kendini desteklemek ve sorumluluk almak. Burada yanlış anlaşılan şey, deneyimi geçerli kılmanın tüm olumsuz deneyimlerde kendimizi affedip yola devam etmek olduğu fikridir. Oysa ki anlatılmak istenen tam tersine, uygunsuz bulduğumuz şey için kendimizi suçlamaya ve yargılamaya harcadığımız pasif enerjimizi, onarma sorumluluğu alabilmek için kullanacağımız aktif bir enerjiye dönüştürme sürecidir. Kişiler böylece kendi utançlarına, kusurlarına, olumsuz duygu ve deneyimlerine sahip çıkabilme kapasitelerini artırabildikçe içsel kaynaklarına güvenmeyi de öğrenebilir hale gelirler. Bunu bir çocuğa bakım vermek gibi düşünebiliriz. Nasıl ki bir çocuk uygunsuz şeyler yaptığında hatalarıyla birlikte onu desteklemek için öncelikli işimiz onun hangi ihtiyaçla bunu yaptığını anlamak, sonra da yönteminin uygun olmadığını ona anlatarak uygun yöntemler için yönlendirmekse kendimize karşı da destekleyici bir tutumda olmamız kendimize olan güvenimizi pekiştirecektir. Dışarıdan onay almak bu süreci oldukça kolaylaştıran bir faktör olabilse de onay almadan da orada kalıp durumu sahiplenebilmek içsel kaynaklara güvenebilmek için esas gerekli olandır. Bu sebeple psikoterapiler bu alan için muazzam bir zemin hazırlar. Önce dışsal bir kaynak olarak terapistin destekleyici tutumu içselleştirilir, ardından da kişi bu içselleştirdiği şefkatli ve destekleyici sesi bir içsel kaynak olarak kullanmayı öğrenir. 

    5. Son olarak Planda takipçileri için: Kendini daha iyi desteklemek isteyen bir yetişkin, bugün kendine hangi soruyu sormaya cesaret ederse bir şeyler değişmeye başlar?

    • İlişkilerde maruz kalmaktan en korktuğum şey ne? (Bunun benim için önemi ve anlamı ne?)

    • Utancımla aram nasıl ? (Utandığımı fark edip adını koyar mıyım, bununla ne yaparım, ne düşünürüm, nasıl etkilenirim?)

    • En çok nelere öfkelenirim ve öfkelendiğimde ne yaparım?

    • Kendimde ve başkalarında hataya nasıl tepki veririm?