İçeriğe geç

Herkesin Ortasında Kendin Olabilir Misin?

Kln. Psk. Damla Şahinli

Bazen bir odaya girersin ve sanki görünmeyen bir sen, senden önce varmıştır orada. İnsanların seni nasıl gördüğüyle ilgili onlarca düşünce, davranışlarını bir perde gibi sarar. Omzunu dikleştirirsin, ses tonunu ayarlarsın, yüzüne “beni sev” ifadesini yerleştirirsin. Kendini dışarıya sunarken, içerideki seni fısıltıya mahkûm edersin. Peki bu ne kadar sen? Ve bu hâlinle, gerçekten ait hissediyor musun?

Kendilik deneyimi üzerine yapılan çalışmalar gösteriyor ki, bir kişinin sosyal ortamlardaki benlik sunumu ile içsel benliği arasındaki açıklık ne kadar büyükse, psikolojik sıkıntı yaşama ihtimali de o kadar artıyor (Erickson, 1995; Goffman, 1959). Yani biriyle konuşurken gülümsüyor ama içinde utanıyor, sinirleniyor ya da sıkılıyorsan ve bu farkı hiç dillendiremiyorsan, uzun vadede bu çelişki seni yorabilir. Çünkü içindeki seni sürekli bastırmak, bir tür kendi üzerine bastırılmış yas gibidir.

Bu noktada şunu sormak gerekiyor: Kendin olmak, ne demek? Belki de bu, başkalarının tepkisinden bağımsız bir özgürlük değil. Aksine, seninle birlikte olanlara da temas edebilen ama özünden uzaklaşmayan bir hal. Bir kalabalığın ortasında dans ederken, “acaba komik mi görünüyorum” yerine “bu şarkıda kendimi hissediyorum” diyebilmek mesela. Ya da “beni garip bulacaklar mı” kaygısını bırakıp o sevdiğin kırmızı bereli halinle dışarı çıkabilmek.

Bunu en iyi anlatan sahnelerden biri Fleabag dizisinde gizlidir. Başrol karakteri, dördüncü duvarı yıkarak bizimle doğrudan konuşur. Kalabalıkların içindeyken bile iç sesini duyarız. Bu iç ses bazen komik, bazen acıtır, ama daima gerçektir. İşte kendilik, biraz da bu sesle barışmak demektir. Dış dünyanın beklentileriyle karşı karşıya kalsa da, içeride hâlâ fısıldayabilen bir “ben”in varsa, orada bir hayat vardır.

İçsel olarak sahici olan bireylerin, duygusal düzenleme konusunda daha esnek ve sağlıklı stratejiler kullandığı da biliniyor (Kernis & Goldman, 2006). Bu, kendin olmaya çalışmanın naif bir ideal değil, psikolojik esenlik için bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Ancak burası önemli: Kendin olmak, bir “görev” değil. Bir “doğru benlik”e ulaşma yarışı değil. Bazen sadece, “şu an utandım ama yine de kalıyorum” diyebilmek. Ya da “bu grupta çok rahat değilim, sessiz kalmak istiyorum” diyebilmek.

Sanatın bize bu konuda sunduğu bir diğer alan ise maskeler… Özellikle tiyatroda. Antik Yunan’dan günümüze dek sahnede kullanılan maskeler, insanın içindekini koruyarak ifade etmesini sağlarken, bir yandan da iç sesin görünür hâle gelmesini kolaylaştırır. Bugün sahici ilişkiler kurmak, bazen maskeyi çıkarmak kadar cesur, bazen de o maskeyle dans etmeyi öğrenmek kadar inceliklidir. Çünkü her insanın toplumsal alanlarda kendini koruma yolları farklıdır. Kendini ortaya koyarken risk almak istemeyebilirsin — ve bu da bir seçimdir.

Bu yüzden sana seçenekli bir öneri:

Bugün sadece bir yerde, küçük bir dürüstlük denemesi yap. Bir espri yerine sessizlik. Bir “evet” yerine hafifçe başını sallamak. Bir anlığına, herkesin ortasında kendi iç sesini duymaya çalış. Belki garip hissedersin. Belki bir tebessüm yayılır yüzüne, bir film sahnesi gibi. Ve işte o anda, görünür olmaya bir adım daha yaklaşmışsındır.